Sinema ve TV

Sinema vs Televizyon

Perde büyülü bir dünyadır. Öyle bir gücü vardır ki, duyguları başka hiçbir sanat formunun yanına bile yaklaşamayacağı bir şekilde ortaya çıkarır.” – Stanley Kubrick

“Tam bir kaçıştır televizyon. Yokluğa, boşluğa, şuursuzluğa açılan bir  kapı…”   Cemil Meriç

                Tiyatronun perdeye aktarılması olarak tasvir edebileceğimiz sinemayla ilgili çalışmalara ilk olarak 1832 ve 1834 yılları arasında başlandı. 1895 yılında ise Augustus ve Louis Lumière Kardeşler bugünkü bildiğimiz sinemayı icat ettiler.

                Sinemanın sanat ve ticaret dünyasına adımını atması ise 1903 yılında  Büyük Soygun (The Great Train Robbery) filmiyle başladı.

                Sinemaya olan ilgi gün geçtikçe arttı. Ve Hollywood doğdu! Hollywood’la beraber  sinemanın ticari kaygısı da gün geçtikçe arttı. Çekilen filmlerin dünya pazarlarına sunulmasıyla evrenselleşmeye başladı.

                Tüm bunlar yaşanırken bir yandan sinemanın tahtını sarsacak bir yenilik üzerine yoğunlaşılmıştı. Nihayet 1923 yılında John Logie Baird tarafından televizyon icat edilmişti. Ancak ilk görüntüler yine John Logie Baird tarafından üç yıl sonra 1926 yılında yayınlanabilmişti. Yunancada ‘tele’ uzak, Latincede  ‘vision’ görmek anlamına gelen bu iki kelime birleştirilerek ‘uzaktan gör’ anlamında television  kelimesi türetildi. Bu cam kutunun icadıyla artık tabiri caizse her evde bir sinema vardı. Bu durum sinema yapımcılarını kuşkulandırıyordu. Acaba bu siyah kutu Hollywood’un tahtını sallayabilecek miydi?

 “Sinema, sanat ile yaşam arası bir şeydir. Resim ve edebiyattan farklı olarak hem yaşamı verir hem de yaşamdan alır. Ben filmlerimde bunu uygulamaya çalıştım.” – Jean-Luc Godard

 “Televizyon, yarım metrelik bir cezaevidir.” –  ­Billy Wilder

               İlerleyen yıllarda televizyonlarda yayınlanmaya başlayan televizyon dizileri, bu siyah kutuyu bambaşka bir yere konumlandırdı.  İçerik açısından sinemadan daha geniş bir yelpazeye sahip olması, izleyici açısından sinemaya oranla maliyetinin daha düşük olması, ulaşılabilirliğin daha kolay olması gibi etmenlerle yavaş yavaş hayatımızda çok geniş bir yer edindi. Tabi insanları sarsan  bu televizyon furyası devam ederken, sinema sektörü elleri bağlı bu siyah kutunun yükselişini izlemiyordu. Teknolojinin gelişimi sinemaya da büyük faydalar sağladı. Yeni teknikler, ilginç senaryolar sinemaya canlılık kazandırmıştı.

Gene (Siske), François Truffaut’un kendisine bir zamanlar söylediği şu cümleyi sıkça tekrar ederdi: bir sinema salonundaki en güzel görüntü, en öne yürüyüp arkanı döndüğünde ekrandan yansıyan ışığın yüzleri yukarı çevrilmiş izleyicilerin yüzüne yansımasıyla oluşandır.”― Roger Ebert

                  21. yüzyıl dünyasında ise şu anda sinema sekizinci sanat olarak nitelendiriliyor. Sinemaya bir sanat gözüyle bakılması, televizyonun ise çoğunluğun gözünde sanattan ziyade boş vakitleri doldurma amacı güden bir alet olması sinemanın halen tahtını koruduğunu gösteriyor. Ancak sektörün artık orijinal içerikler üretememesi, çıkan yapımların birbirinin benzeri olması yahut çekilen devam filmlerinin beklentiyi karşılamaması ya da karşılasa bile aynı tadı vermiyor oluşu sinema için önemli bir handikap. Sinema dünyası kendini yinelediğinde ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalıyor. Çünkü izleyici artık perdede aynı şeyi görmek istemiyor, sektörün hata yapma şansı oldukça az. Ancak bu durum televizyon dünyası için oldukça farklı.  Uzun bir dizide bölümlerin benzer nitelikte olması, izleyici tarafından sinemada olduğu kadar sert karşılanmıyor. İzleyici bunu tolere edebiliyor, böylelikle hata yapma şansınız yükseliyor.

                  Artık yediden yetmişe akıllı telefonlarla donatıldık. Adeta birer uzvumuz haline geldiler. Bu durum elbette sinema salonlarına da yansıyor. Film esnasında açılan telefonlar sinemanın değerini sorgulatıyor.

                 İnsanlar artık istediğinde zamanda istediği şeyi izlemek istiyor. Elbette bu durum televizyonu sinemaya nazaran daha avantajlı konuma sürüklüyor. Seyirci istediği içeriği istediği zaman televizyonlarda bulabiliyor. Özellikle paralı kanalların yaygınlaşmasıyla bu durum daha da kolaylaştı. Üstelik televizyon seyretmek için insanların gün içindeki programlarını organize etmelerine gerek yok. Günün istediği saatinde kaldığı yerden devam edebiliyor. Ancak bu durum sinema için böyle değil. Seansınıza göre gününüzü koordine etmeniz gerekiyor.

                İzleyiciler genellikle sinema salonlarında duyguyu daha yoğun yaşadıklarını, ekranlarda ise içine düşülen mali kaygı nedeniyle duygunun seyirciye çoğunlukla yeterince geçmediğini söylüyor.

               Son zamanlarda adından oldukça söz ettiren, bir hayli ilgiyle karşılanan Netflix, televizyon dünyasına yeni bir soluk getirdi. Bu yeni yapımla birlikte film yalnızca sinema salonunda izlenir anlayışı görünüşe göre tarihe karışacak. Çünkü yapımcılar şimdiden halihazırda sinema salonlarında gösterimde olan filmlerini Netflix’e satarak, Netflix kullanıcılarının evde güncel filmleri izlemelerini sağlıyor. Bu durum sinema sektörünü bir hayli zora sokmuş gözüküyor.

                Televizyonun sinemanın yerini alıp alamayacağı görünüşe göre ilk icadından bugüne 2019 yılına kadar hala sorgulanan ve cevabı alınamayan bir soru. Görünüşe göre cevap yalnızca zamanda saklı.

Yazar hakkında

Kyraphus

Yorum yapmak ister misin ?